dernek slayt dernek slayt dernek slayt dernek slayt dernek slayt
GÖNÜLLÜ YARDIMLARINIZ İÇİN , 5072481891 NO'LU TELEFONUMUZDAN BİLGİ ALABİLİRSİNİZ.
Kasander, Karya Sanat Emekçileri Derneği Hakkında
Duyurular

                                     

 

                                                                                                                                    

GÖNÜLLÜ YARDIMLARINIZ

İÇİN ,5072481891 NO'LUTELEFONUMUZDAN

BİLGİ ALABİLİRSİNİZ

 


Hava Durumu
Muğla Hava Durumu
Radyo
Günlük Gazeteler
Yararlı Linkler
- Doğan Haber Ajansı
- T.C. Kimlik numaranızı öğrenin
- Anadolu Ajansı
- TURMEPA
- İhlas Haber Ajansı
- Arabanızın Vergi Borcunu Öğrenin
- SSK Gün Dökümü
- Ne Zaman Emekli Olurum
- Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müd.
Döviz Bilgieri
M.B. Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 6,2671   6,2784
EURO 7,3794   7,3927
       
Özlü Sözler
İşi Bilen Yapar, Az Bilen Akıl Verir, Bilmeyen Eleştirir, Yapamayan Çamur Atar.
Sponsorlarımız
Sitemizi Tavsiye Ediniz
Sitemizi arkadaşlarınıza tavsiye ederseniz memnun kalırız.
 
  
  HER YÖNÜYLE AYDINLANMA ÇAĞI ANALİZİ

Aydınlanma çağı nedir?             

 

Her konuda akla öncelik tanıyan düşünce sisteminin etkisi ile 17.y.y orta sonlarından başlayan 18.y.y.'da hızla büyüyen Avrupa’da bilimde ve felsefede büyük gelişmelerin başladığı döneme AYDINLANMA ÇAĞI denir.

15. Yüzyıldan beri her yüzyılın ortalarında çok önemli bir tinsel devrim meydana gelmiştir.15yy. ortalarına doğru Rönesans gelişti. 16.yy. ortalarında Hıristiyan inancında protestoyla başlayan reformlar oldu 17.yy. bilim, sanayi, ticaret ve felsefede büyük gelişmeler oldu, özellikle bilimin gelişmesi çeşitli bilim dallarını da beraberinde getirdi. Felsefenin gelişmesi düşünürlerin, filozofların artması farklı ve daha çok çeşitli düşünce ve doktrinlerin ortaya çıkmasını sağlarken halk da benimsediği doktrin yada düşüncenin özgürce takipçisi olmaya başladı. Tüm bunlar yeni bir yaşamı ve kültürünü oluşturdu bu gelişmeler Tanrı’nın rolü ve yapısına olan inancını kaçınılmaz olarak etkiledi. 17. yy. orta sonlarına doğru bu gelişmelerin sonucunda oluşan yeni bir çağ başladı filozoflar bu çağa Aydınlama çağı adını verdiler. “Aklını kullan cesaretini göster!” Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Ortaçağ skolastik düşüncesinin Hıristiyanlığın dinî akideleri ile birbirine karıştırılmasından sonra Avrupa'da yeni bir yaşam tarzının oluştuğu kabul edilmektedir. Bu aşamadan sonra Ortaçağ Avrupası'nın yaşam tarzı ve düşünsel yaklaşımı daha çok Hıristiyanlığın yaşam biçimi şeklinde tezahür etmiştir. Dünyanın yaratıcısı Tanrı'nın  Mesih İsa'yı bir kurtarıcı olarak dünyaya gönderdiği imajı etrafında şekillenen kilise öğretisi zamanla "Tanrı-Şeytan" ya da "Ahiret-Dünya" ikilemi şeklinde ileri sürülen ve tabusal bir iradeyi savunan bir inanç biçimine dönüştürüldü. Birey, hem Tanrı'nın hem de dünyadaki yaşamı boyunca kendini sapık itikatlara yönelten Şeytan'ın arasında yaşadığı ikilem karşısında çaresiz ve yalnızlığa düşürüldü. Ancak bu sistem anlayışında insanın Yaratıcı karşısında bireysel imanından çok, dinî-siyasî elitsel bir yapıda  bocalayan kilise otokrasisinin içinde kendine yer bulabilmesi adeta imkansızdı. Bu çerçeveyle yaklaşıldığında Ortaçağ sosyo-psikolojik ortamında bu dinî dogmalar ya da sapmalar ilk başlarda dönemin siyasî otoritesi tarafından da kabul görmedi. Sonraki süreç de dinî kilise ve siyasî İmparatorluk ya da Prenslikler ikilemi sosyal hayatta daha ayrımsallaştırıcı duruma yöneldi. Dolayısıyla siyasî aktörler dinî otoritenin tabusal sınırlayıcı engellemeleri karşısında, kendilerini sınırlayıcı akidelere fırsat vermediği gibi, din adamları ve taraftarları şiddetle cezalandırılıyordu.

 

Bir çok tarihçi ve filozoflara göre esas olarak Aydınlanma 1688 lerde İngiliz Devrimiyle başlar ve 1789 da Fransız devrimiyle doruk noktasına erişir. Buna göre aydınlanma, batı hayatında ticaret ve sanayileşme yoluyla aynı zamanda orta sınıfın ortaya çıkmasıyla birlikte ve temelli bir dönüşümün gelişen kültürel ifadesidir. Kapitalizmin doğduğu ve geliştiği ülke olan İngiltere’de başladığını iddia ederler.

 

Skolastik; önce öğretmenler, sonra  misyoner  ve takiben kilise öğretmenleri için kullanılan Latince "skolastici" kelimesinden gelmektedir. Özellikle Aristotales'in öğretilerinin Hıristiyanlığın dinî ilkeleri ile birleştirilmesinden sonra, Tanrı varlığının felsefî olarak ispatı meselesi bu felsefi akımı doğurdu ve bütün Ortaçağ boyunca kullanılan bir terimdir. Günümüzde de dar düşünce olarak değerlendirilip tanımlanır.

 

Skolastik düşünce yönetiminin yıkılışının başlangıcı Rönesans’la başlamaktadır, şöyle ki: Rönesans Reformun altyapısını Reformda Aydınlanma çağının alt yapısını oluşturmaktadır.

 

Rönesans dönemi nasıl gelişti ve neler oldu:?

XV.y.y. Avrupa’sında doğa, din bilgisinden ayrı olarak işlenmeye başlandı. Bilim ve teknik alanında birçok gelişmeler oldu. Bunlar; barut, top, kağıt, matbaa ve pusulanın icadı ve gemicilik sanatının ve coğrafya bilgisinin ilerlemesidir. Yeni buluşlar sayesinde Coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform gerçekleşti. Kelime anlamı olarak Rönesans “Yeniden doğuş” demektir. Yeniçağın başlamasıyla Avrupa’da edebiyat, güzel sanatlar,  (Resim, heykel, mimarlık ) ve bilim alanlarında görülen yeniliklerin başlamasına da Rönesans denir. Rönesans hareketleri İtalya’da başladı.

 

Kağıt ve matbaanın etkisi ile okuma yazmanın gelişmesi bilgi ve kültürün artması, Coğrafi keşifler sonunda; güzel sanatlara merak saran zengin sınıfın oluşması,  Bilginlerin eski Yunanca’yı ve eserleri öğretmeleri, Doğaya, güzel sanatlara, edebiyata, bilimsel gelişmelere ilginin artmasını da beraberinde getirdi. Özelikle eski Yunanca’nın öğretilmeye başlaması edebiyatta gelişmeler olmasıyla birlikte reform devrimini yapan teologların araştırmalarında teoloji çalışmalarında önemli etken olmuştur.

 

Fransız tarihçisi Michelet, Rönesans'ı "dünyayı ve insanı keşfetme" diye niteler. Bu, dünyaya açılma, yeni ülke ve toplulukları keşfetme ile insanı ve ona kişilik veren özelliklere değer verme demekti. Bu atılımın temeli Antik Çağ'daki düşünce ve bilimdi. Akıp giden uygarlık önündeki Ortaçağ takıntısını yıkarak akışını sürdürdü.

 

Hümanistler (İnsan sevgisine öncelik verenler) yeni eserler oluşturdular. Hümanizm Rönesans’ın uzatması olarak değerlendirilir ve birçok ressam,mimar ve filozofların parladığı zirve dönemi olarak tanımlanır.  Bramant ve Mikelanj dönemin en ünlü Mimarlarıdır. Ressamlar eserlerinde insan vücudunun güzelliğini ön plana çıkardılar. Leonardo da Vinci ve Mikelanj ölmez eserler bıraktılar. Donatello ve Gibert daha çok İsa, Meryem ve din büyüklerinin heykellerinin yaptılar. Fransa’da Rönesans’a krallar öncülük etti. Piyer Lesko en önemli Rönesans sanatçısıdır. Almanya’da Rönesans Hümanizim ile başladı. Martin Luther ve Erasmus dinsel konuları incelediler ve Rönesans’a takiben reformun başlatıcıları oldular.

 

Rönesans’ın sonuçları

Skolastik görüş ( Kilisenin dar görüşü ) yıkılmıştır. Yerine pozitif ( Bilimsel ) düşünce hakim olmuştur. Reform hareketlerini hazırlamıştır. Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır. Avrupa’da sanattan zevk alan Burjuva sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur. Avrupa’nın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir. Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.

 

Reform dönemi nasıl gelişti ve neler oldu

16.y.y'da Avrupa’da Hıristiyanlık inancında  yapılan düzenlemelere denir. İlk defa Almanya’da görülür. Fransa, İngiltere, Kuzey Avrupa ülkelerinde de etkili olur. Reform'un başlıca nedenleri şunlar olmuştur:

Katolik kilisesinin bozulması ve din adamlarının kilise imkanlarını kendi çıkarları için kullanmaları

Endülüjans sorunu; Din adamlarının halkı ekonomik yönden sömürmesi

Matbaanın yaygınlaşması

İncil’in diğer dillere tercüme edilmesi

Rönesans’ın etkisi ile oluşan hür fikir ortamı

Kilisenin artan mal varlıklarına halkın tepki göstermesi

 

Reform hareketleri öncü isimlerden Martin Luther ile başladı. Alman imparatoru Şarlken , Luther’i ve taraftarlarını 1529’da protesto ettiği için Almanya’da yeni oluşan bu mezhebe PROTESTANLIK denir. Uzun mücadelelerden sonra Protestanlık mezhebi 1555 yılında resmen tanındı. İngiltere’de ise Reform hareketleri devlet eliyle başlatılmıştır. Katolik kilisesinden ayrılarak Anglikan kilisesi ve mezhebi oluşmuştur. Reform hareketlerinden İsveç, Norveç ve Danimarka’da etkilenmiştir. Sonunda Avrupa’da 4 yeni Hıristiyanlık mezhebi doğmuştur. Bunlar; Lutheran, Reform, Anglikanizm ve Ana Baptist’dir.

 

Reformun Sonuçları

Avrupa’da mezhep birliği parçalanmış ve mezhep çatışmaları başlamıştır. Hıristiyanlıkta yeni mezhep ortaya çıkmıştır.  Katolik kilisesi kendini yenilemek zorunda kaldı. Laik öğretim kurumları ilk defa açılmaya başladı. Kiliselerin mallarına el kondu. Avrupa’nın gelişmesi içim tüm engeller ortadan kalktı.

 

Aydınlanma Çağında insan ve aklın önemi nedir?

Emmanuel Kant aydınlanmayı "Sapere Aude", aklını kullanma cesaretine sahip ol diye tanımlıyordu. Bu aydınlanmanın temel felsefesidir. Aydınlanmacılara göre hep geleneksel bağnaz gruplarca insanların akıllarını kullanmaları engellenmişti. Ancak artık insanlar kafalarını kullanmalı, başka etkilerle değil salt akıllarıyla hareket etmeliydi. Bu şekilde her türlü bağlardan, takımlardan sıyrılma aydınlanmış insanın özelliğini oluşturmaktaydı. Aydınlanmacılarda da önemli olan insandı. Aydınlanmacılar da Antik çağ sofistleri gibi "insanın her şeyin ölçüsü" olduğuna inanmışlardı. Ancak sofistlerin bilgilerin kişilere göre farklı algılanmalarını ileri sürerek aklı küçümsemelerine karşın aydınlanmacılar aklın sınırsız bir güce sahip olduğuna inanıyorlardı. Ayrıca aydınlanma çağı düşünürlerinin bir kısmı rationalizmin (akılcılığın) yanında akıla veri sağlayan amprisme (deneycilik) de önem vermekteydiler.

 

Aydınlanma Çağı düşünürleri her türlü etkiden kurtulmuş bağımsız aklın, tüm kültür alanlarında büyük aşamalar kat edeceğine inanıyorlardı. Onlara göre "Bilgi Kuvvetti ". Aydınlanmanın akılcı düşüncesi doğa üstü ve doğa dışı her şeye karşıydı. Bu nedenle gerçek olan doğada olandı.

 

Aydınlanma çağının felsefi ilkeleri;

Rationalizm (Akılcılık): Aydınlanmacılara göre insan yaşamında akıl hemen hemen her şey demekti. Antik çağlardan beri insanı yükselten ve yücelten akıldı. İnsanı diğer canlılardan ayıran ve üstün yapan akıldı. Az akıllı insanlar her hangi bir canlı, akıllılar ise insandı. İnsanın insan olması kadar, tüm insanlığını ilerlemesi ve mutluluğu kavuşması için gerekli olan akıl, akılcı düşünce ve evrensel akıldı.

 

Amprisme (Deneycilik): Aydınlanmacıların bir kısmı, akılcılığın yanında deneyciliğin de önemli olduğunu söylüyorlardı. Akılcı bir düşünüş gerçeğe erişmek için zaten deney yapardı. Doğru ve yanlışı anlayabilmek için deney yapmak, bunların sonuçlarını ve verilerini akılcı bir düşünüşle değerlendirmek gerekiyordu. Deney aklın kullandığı bir metot du.

 

Mutluluk: Aydınlanmacılara göre insanın mutluluğu öbür dünyaya yönelik bir çaba değil, bu dünyadaki yaşamıyla ilgiliydi. Çünkü insan rahat, kendine layık ve mutluluk içerisinde yaşamasını sağlar bir hale getiren yine insanın kendisiydi. İnsanlar varolduklarından itibaren doğaya kendilerini uydurdukları gibi, doğaya eğemen olmaya çalışarak yaşam standartlarını sürekli yükselmişlerdi. Bu insanın daha iyi, daha mutlu, insanca yaşaması demekti.

 

Eudomanizm (Hazcılık): Aydınlanma düşüncesine yine yaşamla ilgili Eudomanizm (Hazcılık) fikri almaktaydı. Buna göre insan iyi yaşamalı ve yaşamdan zevk almalıydı. Çünkü bir optimist görüş insanın kendisine ve diğer insanlara sevgi ve saygısını artıracaktı. Böyle dışa dönük, optimist insanlar aynı zamanda başarılı olanlardı. Eudomanist düşünce, aynı zamanda utilitarist (yararcı) görüşü de beraberinde getirmekteydi. Çünkü kendisi ile barışık olan insan, başkalarıyla da barışık olduğundan kendisini düşündüğü kadar, başkalarını da düşünecek ve onlara yararlı olacaktı.

 

Bilim ve Doğa: Aydınlanmacılara bilim ve doğaya çok önem veriyorlardı. Bilim zaten akılcılığın bir ürünüydü. XVII. y.y.'daki hayranlık uyandırıcı bilimsel gelişmeler, XVIII. y.y.'da özümsendi. Bu dönemde de bir önceki yüzyıldaki bilimsel gelişmeleri sürdüren üstün yetenekli bilim adamları vardı. Örneğin Euler, Lagrange ve Laplace matematik, fizik ve astronomi alanlarında bilimsel teorileri temel alarak bunları daha da geliştirdiler. Örneğin Laplace ünlü "Nebilöz Hipotezi" ile gök cisimlerinin gazlardan oluştuğunu ortaya koydu. Lavoisier kimyada devrim yaptı, Cavandish oksijeni keşfetti. Bilim adamları yanında düşünürler, hatta krallar bile doğa bilimleriyle ilgilendiler. Doğadaki yaşam, flora, fauna, doğa dengeleri hem ayrı ayrı hem birlikte bir ilginin alanlarıydı. Nitekim buradaki gelişmeler XIX y.y.'da ünlü bilgin Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" teorisiyle doruk noktasına erişti.

 

Aydınlanma çağındaki değişik görüşler:

Devlet Görüşü

Aydınlanma çağının devlet görüşü "Mekanist" devlet görüşüdür. Buna göre devlet kendiliğinden oluşan organik kutsal bir varlık değildir. Bir tür "Contrat" sözleşme ile oluşmuş halkın hizmetinde olan bir kuruluştur. Onlara göre devlet bireylerin ilerlemesi ve refaha kavuşturulmasını amaç edinmiş bir kurumdan ibaretti. Aydınlanmacılar'dan Locke'un devlet anlayışı liberaldi. Locke kişilerin doğal haklarını esas almaktaydı. Rousseau'ya göre ise devlet kendini meydana getiren kişilerin yararlarının dışında davranamazdı. Ona göre devletin görevi kişinin hak ve özgürlüklerini garanti etmekdi. Böylece aydınlanmacılara göre kişilerin ne düşündükleri neye inandıkları devleti ilgilendirmez. Devletin görevi, kişilerin hak özgürlüklerini korumak ve onların esenliğini rahat ve mutlu yaşamalarını sağlamaktı.

 

Dinsel Görüş

Aydınlanmacılara göre özgür bir devlette din özgürlüğü olmalı, devlet, din işlerine karışmamalıydı. Din, insanın vicdanı ile ilgili bir konuydu, kişiler toplumda dinsel inançlarıyla özgürce yaşayacaklar ve devlet, ülkeye zararı olmadıkça onlara karışmayacak hatta koruyacaktı. Devlet bu konuda yanlı olmayacaktı. Aydınmacıların dinsel görüşü "Doğal din" 'idi. Onlar buna akıl dini de diyorlardı. Bu akla uygun ve aklın benimsediği din demekti. Onlara göre doğal din her türlü dışı form ve gelenekten bağımsız olarak insanın doğasında var olan bir dindi. Ancak bunların içerisinde Hristiyanlık ile doğal dini Locke ve Wolff gibi uzlaştırmaya çalışanlar da vardı. Onlara göre Tanrı buyruğu aklın üstündeydi, ama akla uygundu. Aydınlancıların dinsel görüşü daha çok deist (akıldini) idi. Temelde Theist (dindar)

deist (akıl dini) aynı kökten "theo" Tanrı sözcüğünden kaynaklanmaktaydı. Ancak biri Grekçe "Theos", değeri de Latince "Deus" tan, türetilmişti. Deistlere göre Tanrı sadece insanın var ve yok olmasında vardı. Bunun ikisinin arasında, yani, yaşamda Tanrı tarafından verilmiş akıl yer almaktaydı.

 

 

Eğitim Görüşü

Aydınlanma Çağı'nın nationalist felsefesi eğitim düşüncesine de etki etmişti. Akıl her şeyin doğrusunu yapabilecek bir güce sahip olduğundan eğitim de akla uygun bir biçimde düzenlenmeliydi. Aydınlanmacılara göre insan aklı doğuştan Tabula Rasa idi, insan aklına eğitimle istenilen şekil verilecekti. Aydınlanmacılara göre, insan, aldığı eğitim ne ise oydu. Onlara göre bir insanda eğitim az olursa fikirler de az olurdu. Böylece aydınlanmacılar insanın doğuştan saf ve temiz olduğunu, daha sonraki şekillenmesinin, kişiliğinin eğitimle oluştuğunu söylemekteydiler. İngiliz J. Locke, eğitim konusunda optimist (iyimser) bir görüşe sahipti. Locke'a göre on insandan dokuzunun kötü ya da iyi, yararsız ya da yararlı v.s. oluşu onların aldıkları eğitimin bir sonucuydu. Aydınlanmacılara göre eğitim metodunun temelini gencin sahip olduğu yeteneklerini geliştirici olması oluşturuyordu. Buna göre eğitim doğaya uygun olmalı yani eğitimin görevi, doğa verisi olan yetenekleri doruğa eriştirmek ve doğal gelişimini desteklemekti. Böylece çocuğa verilecek eğitim hem vücutsal ve hem de zihinsel olmalıydı. Örneğin Locke bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaksal, didaktik (öğretici), pratik beceriler ve seyahatlerden oluşan bir eğitimi birlikte önermekteydi. Aydınlanmacıların eğitim görüşleri aynı zamanda pragmatist (yararcı) idi. Buna göre eğitim yaşamda işe yarar olmaya göre planlanmalıydı. Fransız aydınlanmacılar da İngiliz aydınlanmacılar gibi doğal eğitim istemekteydiler. Onlara göre eğitimde metafizik doğmalara değil biyolojik ve fizyolojik olgulara yer verilmeliydi. Fransız aydınlanmacılardan olan Julien Offrey de Lamethrie göre akılcı eğitime önem vermekteydi. Ona göre eğitimi az olanın fikirler de az olurdu. Diğer bir Fransız aydınlanmacı Etienne Bunnot de Condillac da akılcı eğitimi ve bunun yararcı olmasını önermekteydi. Claude Adrien Helvetius ise sansualist (duyumcu) eğitimin geliştiricisidir. Ona göre çeşitli insanların zihinleri arasında eşitsizliği tek nedenini, eğitimdeki eşitsizliğin eseriydi. Helvetius göre tüm insanlar zihinsel yönden doğuştan eşit yeteneklere sahiptiler. Bu nedenle insan aldığı eğitim ne ise öyle olmuştu. Helvetius ayrıca eğitimi sadece insanın geliştirilmesi yönünden değil, tüm toplumun geliştirilmesi yönünden sınırsız bir güç olarak niteler. Louis Rene de Caradeux de la Chalotais ise laik eğitimin bir temsilcisidir. Ona göre insanların kültürel yönden geri kalmışlığının nedeni zihinlerin manastırlara ait kavramlarla doldurulmuş olmasıydı. Chalotais'ye göre toplumun refahı uygar bir eğitim gerektirmekteydi. O bir ulusal ve demokratik bir sistemi istiyordu. Eğitim metodunda ise doğaya uygunluğu önermekteydi. Bu konuda çocuklara uygulanacak öğretimde esas alınacak ilkeler, bizzat doğaya uydukları biçimdeki ilkeler olmalıydı. Ona göre doğa en iyi öğretmendi. Chalotais tüm ders kitaplarındaki türlü soyutlamaların temizlenmesini istemekteydi. Rousseau'ya göre eğitimin amacı insanları I' homme, citoyen (vatandaş) yapmak değil, I' homme naturel (doğal insan) yapmak olmalıydı. O'na göre çocuk ne hekim ne asker ne de din adamı olmamalıydı. O her şeyden önce insan olmalıydı. Bu görüşe göre insan önce insan olmalı, ondan sonra herhangi bir mesleğin insanı olmalıydı. Rousseau, Emile adlı eserinde eğitimin ilk görevinin, doğanın gelişimine engel olacak her şeyin baskı, metodunun ortadan kaldırmasını istemekteydi. Ona göre emir ve itaat çocuğun lügatında  yoktu. Aynı esere göre çocuk belirli bir meslek için değil, insan olmak için eğitilmeliydi. Eğitimde sadece çocuğun aklına hitap edilmemeli, eğitim ve deney yaşantılarla da desteklenmeliydi. Böylece insan her yönüyle, tüm yetenekleriyle bir harmoni içerisinde gelişmiş bir varlık olmalıydı. Alman aydınlanmacılardan Johann Bernard Basedau'a göre eğitim, aydınlanma felsefesine uygun, akla ve yararcılık ilkelerine göre olmalıydı. Ona göre ülkenin mutluluğu ve güvenliği halkın mutluluğu ile orantılı olmalıydı, bunun en güvenilir amacı ise eğitimdi. Çocuklara bedensel ve zihinsel formasyon sağlayacak bir eğitim verilmeli, okullar kiliseden bağımsız olmalıydı. Okullarda çocuklar herkes için yararlı, yurtsever ve mutlu bir yaşam için eğitilmeliydi. Basedau Plilantropin (insan sevgisi) adlı ilkokul, öğretmen okulu ve eğitim enstitüsünden oluşan bir eğitim kurumu açmıştı. Bu okulun eğitim sistemi doğa, okul ve yaşamın harmonik biçimde birleştirilmesi oluşturuyordu. Gothold Ephraim Lessing ise insanlık eğitim görüşünü benimsiyordu. Ona göre insanlığın eğitimi tek tek fertlerin eğitimi gibi kademelerden oluşmaktaydı. Böylece tek tek birey ile tüm insanlık arasında bir paralellik vardı. Lessing'e göre eğitim, her bir insanda gerçekleşen bir aydınlanmaydı. Her bir insan için eğitim ne ise, bütün insan soyu için de oydu. Merquise de Condorcet'ye göre ise dünya var olduğu sürece insanın mükemmelleşme olanakları içerisinde gerçek bir sonsuz gelişme vardı. Eğitim, insan soyunun bu sürekli gelişmesini daha yüksek ve mükemmelleşmiş biçim erişmesini sağlayacaktı. Condorcet, insanın doğal olarak iyi olduğunu ve onun eğitim ve öğretimle mükemmelleştirilebileceği konusunda optimist bir görüşe sahipti. Ona göre okullar insanlara kendi haklarını gerektiği gibi koruyacak ve gereksinimlerini karşılayacak bir formasyon kazandıracaktı. Condercet'in eğitim görüşünün temelinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve laiklik vardı.

 

Çağdaş uygarlığa, birbirini tamamlayan, birbirini geliştiren bilimsel ve sanatsal gelişmelerin üst üste yükselmesiyle erişildi. Antik Çağda akıla ve bilime önem verilerek gelişen özgür düşünceye, Ortaçağda kalıplaşmış dogmatizm ve skolastizm egemen oldu. Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans döneminde ise özgür düşünce Ortaçağın karanlığından kurtularak yeniden doğdu. Bir anlamda Antik çağdaki akıl, düşünce ve bilim uygarlık önündeki ortaçağ kalıntılarını yıkarak akışını sürdürdü. "Teolojik" insanın yerini "Estetik" insan ideali aldı. Matematik, astronomi, kimya, fizik, coğrafya, felsefe antropoloji gibi bilim alanlarında çok büyük gelişmeler oldu. Dünya merkezli görüş yerine güneş merkezli, görüş benimsendi. Bu dönem bilginleri insana doğayı keşfetme, doğa güçlerine egemen olma olanağı sağlayacak bilimsel yöntemler geliştirdiler. Rönesans'ın bir uzantısı ve tamamlayıcısı olan Hümanizm ise temelinde insan değeri ve sevgisi olan bir düşüncedir. Hümanist görüşe göre, en değerli varlık insandır ve her şey onun içindir. Akılcılık, deneycilik, mutluluk, bilim ve doğa temellerine dayanın aydınlanma felsefesinde devlet kavramı kendiliğinden oluşan organik kutsal bir varlıktır. Aynı zamanda halkın hizmetinde olan bir kuruluştur. Ve devlet bireylerin ilerlemesi ve refaha kavuşturulmasını amaç edinmiştir. Üstelik din ile devlet işleri birbirine karıştırılmamalıdır. Aydınlanmacılar dine "akıl dini" diyorlardı ve bu, akla uygun, aklın benimsediği din demekti. İnsanın doğuştan saf ve temiz olduğuna inanan aydınlanmacılar insanın şekillenmesinin ve kişiliğinin eğitimle oluştuğunu söylemekteydiler. Ancak eğitim doğaya uygun olmalı ve insan yeteneklerini ve doğal gelişimini desteklemeliydi. Aynı zamanda da eğitim yaşamda işe yararlı olmaya göre planlanmalıydı. Kısaca eğitim pragmatisti.

 

Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:  “Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.” Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı, genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmasını, bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. Şimdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve 'hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olara;k onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir.

Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de olabilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.

 

Filozofların çoğu Yaradancı (deist) dır. Akılları onlara, bir ilk nedenin olması gerektiğini göstermiştir; çünkü onsuz, nedenden nedene sınırsız olarak geçilememektedir; böylece, her şeyin kendisine tabi olduğu, giderek kadiri mutlak olan bir Ebedi Varlık vardır. Bu yüce varlık, baştan aşağıya zekadır da aynı zamanda; çünkü Evren, hayran kalınacak derecede kurulup düzenlenmiş bir mekaniktir: Bu düzen, düzenleyici bir zekayı da içerir. Tepeden tırnağa güçlü ve zeki olan bu yüce varlık Tanrıdır. Onu tanıyamayız biz, ne olduğunu da bilemeyiz, ama var olduğunu biliriz

 

Bir çok deist filozof şöyle dünüyor: Tanrı, zorunlu olarak eksik bırakmıştır eserini: Çünkü, yetkin bir dünya Tanrıyla karışırdı, Tanrı olurdu; oysa, yalnız Tanrıdır yetkin olan. Ne var ki, kadiri mutlak, zeka sahibi, böylesine ahenkli bir dünyayı yaratan Tanrı, «mümkün dünyaların en iyisi»ni de zorunlu olarak yaratmıştır. Eğer kötülükler varsa bu dünyada, bizim anlayamadığımız daha yüce bir iyilik adınadır. Bu öğretiye 1737’de bir ad da konur: İ y i m s e r l i k. Yürekten yandaşı önce Voltaire’dir bu görüşün; 1755’teki o korkunç Lizbon depreminden sonra en azgın düşmanı kesilir ve tutar -o zehir zemberek- Candide i yazar (1759). Bir yerinde şöyle konuşturur kahramanlarını: «Nedir iyimserlik? diye soru yordu Cacambo-Heyhat! dedi Candide, herşey kötü olduğunda herşey iyidir diye tutturma kudurganlığı!». O andan başlayarak da, iyimserlik çözülmeğe başlar. Dünyayı ebedi kanunlarla düzenledi; bu kanunlarda asla bir değişiklik yapmıyor. Böylece, dua etmek boşuna bir iştir; ne ayine gereksinme vardır, ne de sunağa. Kanunları tanımak ve onlara uymak için yalnızca doğayı incelemeli.

 

Filozofların kimisi materyalisttir ve tanrıtanımazdır: Maupertius, hekim La Metrie , vergi mültezimi Helvetius , Paris’in belli başlı tanrıtanımazlarını sofrasında toplayan ve tanrıtanımazlık adına —adeta— bir yazı imalathanesi kurmuş olan Baron d’Holbach ve son olarak da —zaman zaman— Diderot. Onlara göre, herşey maddeyle açıklanmaktadır. Ebedi olan maddedir; maddeden hareket, kanunlar, evrensel düzen doğmaktadır; her şey, hatta varsayımdır. Tanrıtanımazlara hoşgörürlükle bakılmaktadır: Yüzyılın en ünlü romanı, Jean-Jacques Rousseau’nun Yeni Heloise’ inde Mösyö Wolmar bir tanrıtanımazdır,ama canayakın bir kişidir. Ne var ki,bir avuçtur bu «Filozof»lar ve öğretilerinin de pek az etkisi vardır.

Hemen bütün «Filozoflar için, Tanrının yarattığı ve düzenlediği doğa, insanları toplum halinde yaşamaya götürüyor. insan aklı, toplumları düzenleyen doğal kanunları bulmalıdır; onlara uymak böyle mümkündür. Doğal kanunların oluşturduğu bir doğal hukuk vardır; insan, bu doğal hukuku, pozitif kanunlar halinde dile getirmelidir Doğal kanunlara uygun bir doğal ahlak vardır; insan, bu ahlakı ilkelere dönüştürmeli ve doğal bir ilmihalin içinde toplamalıdır.

Duygularımız şunu açıklıyor bize: Yeryüzünde mutluluk, yani zevk için varız. Zevk, bir haktır. Bencillik, ahlakın temelidir. Ancak, iyi anlaşılmalıdır bu: Akıl onu yeder ve ona, insanların birbirlerine karşılıklı yardım gereksinmesi içinde olduklarını, giderek bu gereksinmenin karşılıklı ödevler yüklediğini gösterir; bu gerçekten, ahlakın bütün kuralları çıkar ve ahlak belki de bütün bilimler içinde en yetkin olanıdır. Bundan, temel kurallar doğar: Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma; sana yapılmasını istediğini, sen başkasına yap! Hoşgörürlük, yardımseverlik, insanlık kuralları da bunun sonucudur. Aslında, hepsi de bunların, insanın o doğal yüceliğine uygundur; ama herkes, günün sonunda işi teraziye vurmalı: Acı dan çok zevk elde etmişse, onun kefesi ağır basıyorsa, bu ahlaki hesap onun mutlu olduğunu gösterir. Şu da çıkar bu ahlaktan:Kötü hareket eden insan, aldanmış bir insandır. Ruhun ölümsüzlüğüne ve ölümden sonra ceza görüleceğine inanç da böylesi bir ahlak sonucudur: İnsanlar yanılıyor ve bana haketmediğim bir acıyı çektiriyorlar; bir başka dünyada, ödüller ve cezalara başvurarak, böylesi bir haksızlığı gidermemek de, Yüce Varlığın yetkinliğine yakışmaz.

Eğitim doğal, duygucu olmalı; duyulabilir olanla, betimlemeyle başlamalı ve zihni alana yükselmeli; yalindan kalkıp karmaşık olana gitmeli; nedenlerini araştırmadan önce olaylardan emin olmalı; yalnız sağlam kafalar değil, sağlam bedenler de yetiştirmeğe yönelik bulunmalı; pratik olmalı, yani eğitim yapılan ülkenin dilinde olmalı, modern tarihi, coğrafyayı, doğa bilimlerini. matematiği, fiziği, bir el çalışmasını içi ne almalıdır. La Chalotais adlı bir Fransız, başkalarının yanı sıra, 1763’te yayımladığı Ulusal Eğitim Üstüne Deneme adlı ese rinde bu noktalarda ısrar ediyordu. Öğretim, öte yandan herkese açık olmalı: «Gerçek yakındır ve her zaman, herkesin elinin altına konulabilir». D’Alembert, Ansiklopedi’deki maddelerden birinde böyle yazıyordu. «Aydınlıklar felsefesi» ile ilgili bütün bu düşünceler, soyluların, Kilisenin, başka kuruluşların ayrıcalıklarına karşı mücadele eden hükümdarların hoşuna gidiyordu. Filozoflarla mektuplaşıyor ve onları yanlarına çağırıyorlardı: Voltaire, Diderot, d’Alembert, Prusya kralı Friedrich’le, Çariçe II. Katerina ile mektuplaştılar Voltaire Berlin’e gitti, Diderot da Saint-Petersbourg’a....

 

Aydınlama çağını izleyen bir çok tarihçi Reform sonrasındaki gelişmeleri aydınlanma çağı analize sini yapmak için incelenmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Aydınlanma çağına ilişkin gözlemleri Reform dönemi sonuçları ile birleştirerek dört ayrı maddede ele almışlardır.

Bunlar: 1.Dinsel ve Politik 2.Rasyonalist 3.Liberal-Romantik 4.Ekonomik ve Evrimcil. Bir

 

            Sonuç olarak; Aklın kullanılması ile doğru ve yararlı olan bilgiye ulaşılabileceği savunuldu. Aklın kullanılması ile doğru ve yararlı olan bilgiye ulaşılabileceği savunuldu. Doğa bilimlerinde Newton fizik ve matematik alanlarında çalıştı. Kopernik dünyanın güneş çevresinde döndüğünü ve güneş sisteminin varlığını kanıtladı. Galile fizik alanında çalıştı. Dekart analitik geometriyi geliştirdi. Sosyal Bilimlerde akılcı görüş benimsendi. Jan Jak Russo gibi düşünürler toplumsal konuları işlediler. Güzel sanatlar ve müzikte ünlü sanatçılar yetişti. (Mozart ve Bach gibi.) Avrupa’da siyasal ve sosyal gelişmeler oldu. Tüm bu gelişmeler Kiliseleri de etkiledi Özellikle Roma Katolik ve Ortodoksluğun mistik gizemleri inkar edilirken Reformistlerin de daha sorgulayıcı ve kitabın kendisinden yola çıkarak daha da öze dönüş reformu yaptılar ve bunda da tüm çağların olduğu gibi aydınlanma çağını da olumlu şekilde kullanmaya özen gösterdiler. Özelikle eğitimin gelişmesi araştırmalarında artması ve birbirini izleyen yeni bilim dallarının çoğalması çeşitli teolojik bölümlerin oluşması bu aydınlanma çağının sloganını daha da güçlendirdi; Aklını kullanma cesaretine sahip ol.

 

 

Kaynakçalar:

 

Rönesans ve Reform çağı Birsosyal arka plan çalışması.

P.SMITH

İşbankası Yayınları

 

Aydınlanma Felsefesi

AhmetCEVİZCİ

Ezgi Kitabevi

 

Karşılaştırmalı Medeniyetler Tarihi, Batı Uygarlığı Ütopya ve Trajedi

George FRANKL

AçılımKitap Yayınları

 

Tanrı’nın Tarihi

Karen ARMSTRONG

Ayraç Yayınları

 

www.felsefeekibi.com

www.acedemical.org

Dr. Taner UYSAL      Okunma Sayısı: 16214

 

Yazarın Diğer Yazıları







facebook twitter youtube
Başkan'ın Mesajı

KASANDER KURUCU BAŞKANI DR TANER UYSAL HAKKINDA

Son Eklenen Video
  Ebru Sanatı Taksim Trio - Unutamadım ( Eşliğinde)

  Tüm videolar için tıklayınız.

Köşe Yazıları
HER YÖNÜYLE AYDINLANMA ÇAĞI ANALİZİ
Dr. Taner UYSAL
Her konuda akla öncelik tanıyan düşünce sisteminin etkisi ile 17.y.y orta ...

"SANATÇI"
Dr. Taner UYSAL
...

DÜNYADA ÇEVRE BİLİNCİ
Dr. Taner UYSAL
sürdürülebilir çevre bilincinin oluşturulması ...

Hey! ÖZGÜRLÜK...
Seray Sayar LEVENT
Her elde ettiğimiz özgürlüğün üzerine hep bir yenisini eklemek istiyoruz....

Enginar Mevsimi Üzerine
Luset Kohen FİNS
Başka çaren olmadığına inanmak, özgüvenine arada sırada ani taklalar attırır....

Pes etmek ya da etmemek?
Eddi ANTER
Evrende, dünyada olan biten her şey benimle ilintilidir. ...

Güvercinim
HAMDİ TOPÇUOĞLU
Güvercinim bekler beni Temmuzda, Bodrum'da Balkonlar fesleğen kokar Sokakla...

ÖNYARGILAR AKLIMIZI ESİR ALIYOR
AYHAN ONGUN
önyargılarımızdan kurtulmak çok kolay olmuyor....

İNSAN OLMA ERDEMİ
Fatoş KARAKAYA
İNSAN OLMA ERDEMİMİZ MİYDİ CİDDEN İLK ÖNCELİĞİMİZ?...

ÜNAL TÜRKEŞ'İN ARDINDAN
HAMDİ TOPÇUOĞLU
Andre Malraux : “ Bir şeyi sevmek, onu tanımakla başlar....

Büyük Bir Sırrım Var!
Çağla Pelin ÜSTÜN
“…Neyi düşünürseniz onu kendinize çekersiniz. Evren düşüncelerin iyi veya kötü...

BENİM SEVDİĞİM BENİ SEVMİYOR BENİ SEVENİ BEN SEVMİYORUM
ÖZLEM HATİPOĞLU
Sevmek çok güzel bir duygu, hele de karşılıklı ise…...

NE YAPTIĞININ FARKINDA MISIN SEN?
Şems TERLAN
''Uğraşıyorum, yapamıyorum, deniyorum, beceremiyorum; çabalıyorum, olmuyor...'...

KASANDER'E TEŞEKKÜR
Şems TERLAN
Teşekkürler yüreği güzel insanlar; emeğinize ve desteğinize sağlık......

'KİMİN NE OLDUĞUNU' ANLAMA KILAVUZU
Şems TERLAN
Bilgi saklamak için değil yaymak içindir....

Son Ziyaretçi Yorumları

Tüm ziyaretçi yorumları için tıklayınız.

Sponsorlarımız
Dosya İndirme Panosu
Ziyaretçi Bilgileri
Bugün: 34
Dün: 76
Toplam: 57925